
Karlı ve soğuk günlerden geçtik, daha da geçecek gibiyiz. Ben yine her zamanki gibi, hatta biraz daha fazla üşüyorum. Kan değerlerimde bir sorun olabilir diye düşünmeye başladım bu aralar yine.. Elbette sağlıklı beslenmeye çalışıyorum, yeşil sebzeleri, otları eksik etmiyorum soframızdan. Proteinimi almaya da daha dikkat eder oldum. Böyle dikkatli beslenince, havalar da soğuk olunca, arasıra kaçamak yapmaya izin oluyor tabi:) Bu aralar siz de kendinize tatlı kaçamaklar için izin veriyorsanız, şahane bir önerim olacak: Bol kestaneli, bol çikolatalı bir dilim pasta!
Geçtiğimiz ay Filiz annemin doğumgünü için yapmıştım bu pastayı. Pastayı hafta içinde, geç bir saatte yapmak zorunda kalınca, olabildiği kadar pratik bir tarif aradım. Eksik malzemeleri iş çıkışında yakındaki dükkanlardan temin edebilmeliydim. Ve elbette sonuç çok güzel olmalıydı.. İşyerinde flash belleğin arşivinde umutsuzca gezinirken bu tarife rastladım. Bir yemek dergisinden not almışım, çok pratik bir pasta diye, kimbilir ne zaman..
Akşam malzemeleri tezgaha sıralayıp pastayı yapmaya başlamamın üstünden o kadar kısa bir zaman geçti ki, gelip son haline bakması için sevgilimi çağırdığımda o bile şaşırdı. Buzdolabında o gece dinlenen pastamız ertesi akşam kesildiğinde lezzeti beni bile şaşırttı doğrusu:) Doğumgünü annesi ise tek kelimeyle bayıldı pastasına. Kestane ve çikolata biraraya gelince aksi düşünülebilir mi:)
Bu aralar ister kendinize ödül olarak, ister misafirleriniz için, ister hızlı bir doğumgünü hediyesi ya da sürpriz için, çok ama çok pratik bir pasta tarifi arıyorsanız eğer, böyle buyrun:
Malzemeler:
- 1 adet (2 katlı) hazır pandispanya*
- 1/2 kg kestane şekeri
- 1 ufak kutu çiğ krema
- 2 büyük paket (160 gr) bitter çikolata
- 1 su bardağı taze sıkılmış portakal suyu
* Ben Bim'de satılan pandispanyaları çok beğeniyorum. Hem fiyatları çok uygun, hem de diğerlerine göre daha kalın ve lezzetliler, denemediyseniz tavsiye ederim.
Yapılışı:
1. Pandispanyanın katlarını portakal suyuyla ıslatın.
2. Bitter çikolatanın 1 paketini benmari usulü eritin, biraz ılımaya bırakın.
3. Kestane şekerini çatalla ezin (şerbetsiz kısmını kullanmaya dikkat edin, yoksa pastanız fazla şekerli olabilir). Kestane püresi de kullanılabileceği yazıyor tarifte, ama bence kestanenin biraz pütürlü kalıp yerken kendini belli etmesi daha güzel. Bu yüzden robotta çekmenizi değil çatalla ezmenizi tavsiye ederim.
4. Ezilmiş kestane şekerini derin bir kaba alın, içine kremayı ve erimiş-ılımış çikolatayı ekleyin. Kaşıkla düzgün bir krema kıvamı alana kadar iyice karıştırın.
5. Hazırladığınız kremanın yarısından biraz fazlasını pastanızın ara katına sürün. Diğer katı kapattıktan sonra kalan kremayla bütün pastayı kaplayın.
6. Kalan 1 paket çikolatayı da eritin ve pastanızın üzerine gelişigüzel dökün. Dilerseniz yeşil fıstıkla süsleyebilirsiniz.
7. İşte hepsi bu kadar... Buzdolabına kaldırın, en az 1 gece dinlendirdikten sonra servis yapın. Eğer imkanınız varsa (bir yere götürmeyecekseniz) pastanızın üstüne çikolatayı servisten önce de dökebilirsiniz. 
Işık koşulları çok yetersiz olunca ancak bu kadar adam edebildim fotoğrafları, kusura bakmayın. Fotoğraflar yüzünden tarifi yayınlamamak da haksızlık olur gibi geldi. Şimdi film izlemek için beni bekleyen sevgilimi daha fazla bekletmemek üzere mutfağa sıcak çikolata yapmaya gidiyorum:)
Mutlu, keyifli olsun haftasonunuz.
İçinizi ısıtmayı ihmal etmeyin...
06 Şubat 2010 Cumartesi
Kestaneli Çikolatalı Pasta
Gönderen Sibel zaman: Cumartesi, Şubat 06, 2010 10 yorum
23 Ocak 2010 Cumartesi
Kitaplar ve "ilginç bilgiler"..

Sevgili Pisikopati kitaplarla ilgili bir mim yanıtlamış, sonra da bana paslamış.. Ben de kitap aşkı konusu eskimeye yüz tutmuşken ateşe biraz odun atayım dedim. Zira bugünler tam okunacak günler.. Evet kabul ediyorum, İstanbul bembeyaz kar örtüsü altındayken, bugünler sıcacık evlerde kahve ve pasta keyifleri yapılacak günler aynı zamanda! Böylece bir sonraki yazının konusunu açık ediyor, ama daha fazla sır vermeyip hemen sorulara geçiyorum:)
1. Şu an okuduğunuz kitap ve konusu:
Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit.
İngiltere'de büyük bir sigorta şirketinde çalışan Karen, bir otel yangınında sabotaj olup olmadığını araştırmak üzere Konya'daki acentelerine gönderilir. Başlangıçta sıradan bir soruşturma ve birkaç günlük iş gibi görünen bu ziyaret, babası mevlevi bir Türk olan ve o çok küçükken annesiyle kendisini bırakıp giden Karen için sırlarla dolu gizemli bir yolculuğa dönüşmeye başlar. Babasına duyduğu öfke ve kırgınlığın da etkisiyle o güne dek Mevlevilik ile hiç ilgilenmemiş olan, herşeyi mantık çerçevesinde ve analitik olarak değerlendirme alışkanlığı edinmiş Karen için, Konya'ya ayak bastığı andan itibaren karşılaştığı garip olaylar ve yaşadığı şoklar, gördüğü ilginç rüyalarla da birleşerek birbiri ardına yeni kapılar açacak, olaylar basit bir otel yangını soruşturmasının çok ötesinde boyutlara doğru ilerleyecektir.
2. En son aldığınız kitap:
Kitaplarımı Idefix'ten aldığım için en son bir değil beş kitap aldım:
-Erendiz Atasü, Gençliğin O Yakıcı Mevsimi
-Uğur Kökden, Kuğular Kanallar Salkımsöğütler
-Ahmet Önel, Aynı Düşün İçinde,
-Susanna Tamaro, Her Sözcük Bir Tohumdur
-Prosper Merimee, Carmen
3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz kitap :
Zor bir soru.. Çocukları arasında ayrım yapamayan bir anne gibi hissediyorum kitaplığıma bakınca. Ama en "sevdiğim" sorulduğu için, herhalde dönüp dolaşıp hep elimi uzattığım, her sayfasında içimin titrediği bir kitabın adını verebilirim, bende çok ayrı bir yeri olan.
Nazım Hikmet, Kuvayı Milliye.
4.Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap:
İstanbul'u Geziyorum Gözlerim Açık, Haldun Hürel.
Ne kadar zamandır elimde olduğunu ne siz sorun ne ben söyleyeyim.. Sevimciğimin hediyesiydi, paketi açtığımda çığlıklar atmıştım, hiç unutmam:) Ama yani, 872 sayfalık, büyük boyutlu bir referans kitaptan bahsediyoruz. Öyle çantada filan taşınmadığı, ancak evde olduğum zamanlarda elime alabildiğim için, ama en çok da, bu kitabı İstanbul'u gezerken paralel olarak okumak istediğim için çok yavaş ilerliyorum. Olsun, eninde sonunda bitecek!
5. Elinizdeki bitince okumayı düşündüğünüz kitap :
Yeni aldıklarımdan birine başlarım, muhtemelen Uğur Kökden'in kitabına.
Ben de bu mimi Nazife'ye pas ediyorum, belki yeni yazmaya başladığı güzel sayfasını daha sık günceller:)
Geçelim sevgili Ruhdağı'nın mimine..
Benimle ilgili 7 ilginç bilgi? Ah Ruhdağı, ısrar ediyorum demesen yazmazdım ne yalan söyleyeyim:) 4 küsur yıldır okurların bilmediği ne kaldı diye düşünüyorum da.. Ama seni kıramam. Eşeleyelim bakalım, birşeyler çıkar muhakkak..
1. Küçükken balerin olmak istiyordum. Ergenlik dönemim balerin ya da dansçı olmamın imkansızlığı yüzünden acı çekmekle geçti. Liseye başladığımda sanat bölümünü seçmek istedim, kredili sistem beni sosyal'e yönlendirdi. Nedense bende yazık edilmiş bir cevher olduğuna yüzde yüz inanmıştım. Hala çok severek bale ve modern dans izlerim ama neyse ki acısı geçti (ve evet, kızım olursa mutlaka baleye göndereceğim:)
2. Zifiri karanlıkta uyuyamam. Diğer her koşulda uyuyabilirim. Buna ipod'umdan son seste yükselen müzik de dahil.
3. Çocukken oynadığım oyuncaklarımı hala saklarım. İlk okuduğum kitaplar da sararmış sayfaları ve yıpranmış kapaklarıyla hala arşivimdedir..
4. Yeni aldığım gazeteyi ya da dergiyi birinin benden önce okuması kavga sebebidir:) kimse o kaymak sayfaları ilk çeviren olma lüksümü elimden alamaz.
5. Yüksekten değil basık ve çukur ortamlardan korkarım. En büyük kabusum öyle bir ortamda bulunmaktır, rüyamda da arasıra görür ve panik halinde uyanırım. Buna ne fobi deniyor bilmiyorum:)
6. Lunaparkta dönme dolaptan ve çarpışan arabadan başka birşeye asla binememiş biriyim. Ödüm kopar ordaki herşeyden.
7. Dönem dönem değişik yiyeceklere, içeceklere, giysilere, müziklere, filmlere vb. bağımlılık geliştirir, kendimi (ve bazen etrafımdakileri de) bıktırana kadar onlarla yaşarım. Alışkanlıklarımı seviyorum ve alışkanlık edinmeyi de. Rahatlatıcı bir konforu olur onların daima..
Bu mimi 7 kişiye paslamak gerekiyormuş.. Ben de adaşım'a, kitap kurdu'na, Özlem'e, Evren'e, Yasemin'e, Bocuruk'e ve Uyuz Cadı'ya paslıyorum, hadi bakalım elim sizde...
Gönderen Sibel zaman: Cumartesi, Ocak 23, 2010 7 yorum
16 Ocak 2010 Cumartesi
Kitap aşkı...

Buz gibi bir kış günü, Cumartesi öğle sonrası...
İşleriniz bitmiş, artık haftanın yorgunluğunu iyice hissettiğiniz için biraz dinlenmeyi çoktan haketmişsiniz.
Geçmişsiniz evdeki en sevdiğiniz koltuğa..
Yanınızdaki sehpada henüz demlediğiniz mis kokulu çayınız, ya da az önce makineden süzülmüş taptaze kahveniz.. Elinizde çoktandır sizin tarafınızdan keşfedilmeyi bekleyen, satırlar arasında size nice mutluluk vaat eden bir kitap.. Sayfaları çevirdikçe hem fincanınızdan, hem sayfalardan yükselen koku birbirine karışıyor, arada bir içinize çekiyorsunuz...
İşte böyle anları kovalar kitapsever.
Kitap okumanın keyfini, kendine özgü küçük ritüellerini yaşayabilmek her zaman mümkün olmasa da..
Ne kadar koşturmaca olsa da hayatında, ne kadar işi gücü, sorumlulukları olsa da, bir otobüsten inip öbürüne binse de, bazı günler yemek yapacak zamanı dahi olmasa da, fazla mesaiye kalsa da, deli divane aşık, gözünü açamayacak dek hasta olsa da, aklının bir köşesinde hep okumakta olduğu ya da okuma sırasına aldığı kitabı vardır.. Onu hiçbir kuvvet alıkoyamaz okumaktan. Hiç vakit bulamıyorum diye yakınanlara inat, ocakta çorba karıştırırken, çocuğuna muhallebi pişirirken bile okur. Öğle arasında yemeğe çıkarken yanına alır kitabını. Nedense en çok birşeyler yerken okumaya bayılır. Metroda iki durak sonra inecek olsa da çantasından 1-2 sayfa olsun eksiltmek üzere çıkarır kitabını. Yürüyen merdivenlerde bile ya yürür, ya okur. Öylece duranları anlamaz. Haa! Bir de asla özgeçmişinde hobileri bölümüne "kitap okumak" yazmaz!..
Sırma Köksal; kitapseverlerin Radikal Kitap, Time Out, Virgül gibi dergilerden yabancı olmadıkları bir isim. Belki kütüphanenizdeki bazı kitapları onun eleştirilerini okuduktan sonra almışsınızdır, ya da okuma listenizdedir o kitaplar. Metis Yayınları'ndan çıkan "Okumanın Halleri" kitabında denemelerini toplamış. Okurken kendi okuma hallerinizi düşünüp gülümseyeceğiniz, yer yer hüzünleneceğiniz, bir kenara notlar alacağınız, geçmişten bugüne (özellikle çocukluk günlerinizdeki) okuma serüveninizle benzerlikler yakalayacağınız yazılar bunlar.
Okurken o kadar çok satırı kurşunkalemle çizdim ve o kadar çok paragrafı yıldızladım ki, "tadımlık" birkaç satırı paylaşmazsam olmazdı.. Tadı damağınızda kalacak ama, baştan söyleyeyim!
"Yaşarken üstümüze çöken ağırlık, okurken keyifli bir tembelliktir. Gözleriniz sayfaları takip ederken, eliniz yanlış uzanır, sigaranızın külü yere düşer, temizlemeyi erteler ve okumayı sürdürürsünüz. Boş yere, boşalmış fincandan bir yudum çay daha içmeyi denersiniz ama hala kalkmazsınız yerinizden. Uyuşan bacağınızı şöyle bir kıpırdatırsınız ama daha rahat bir koltuğa geçmezsiniz. Dışına düşmek istemediğiniz bir film karesinin içinde gibisinizdir. Sonra bir cümlede durursunuz..."
"...ara sıra sevdiğim yazarlara layık bir okur olamadığım duygusuna kapılıyorum. Kendimi yüzlerce yıllık malikanelerin pek işe yaramayan bekçisi gibi hissettiğim böyle zamanlarda, esas kaygı nedense hiçbir zaman 'yaratıcı' bir şey yazmamak değil. İnsan on altı yaşında -ve o yaştaki herkes gibi bir parça olsun şairken- eleştirmenleri küçümseyebilir. Ama sevdiği yazarları her şeyden çok sevdiğini anladığında ve bütün sevdiği yazarların da aslında kendi sevgili yazarlarına yazmış olduklarını fark ettiğinde, eleştirmen olmaya gönül indirebilir."
"Deneyim başkalarıyla birlikte edinilebilir ama paylaşılmaz. Yalnızlık orada başlar. Deneyimi aynısıyla aktaramayışımızda. Aktaramayız, onu başka bir şekle sokarak anlatırız. Üstelik kimse de birbirinin tam ne dediğini dinlemez, kendi çağrışımları aracılığıyla yorumladığını dinler. Yaşamdan geriye yalnızlık ve o yalnızlığın içinde biriken ve paylaşılmayan bir tortu kalır. Edebiyat da o yalnızlıkta, o tortudan açıklanması imkansız bir denklem aracılığıyla süzülerek başlar ve asla yaşamın kendisini anlatmaz, yaşam üzerine bir hikaye anlatır."
"Sahi, çok yaşlı olanlar o sonsuz bencilliklerinden mi alırlar huzurlarını? İşte yaşamın o döneminde insan, anılarından başını kaldırdığında uzun cümleli kitaplar okumalı. Bol tasvirli şeyler. Çocukken tasvirlerini atlaya zıplaya okurdum bazı kitapları. Babamı deli ederdim böyle böyle. Ama artık o sabırsızlık geçiyor yavaş yavaş. O zaman hiç kalmayacak. Tasvirleri ayağımda pranga gibi hissetmiyorum zaten çoktandır ama, sanırım o zaman en çok tasvirleri okuyacağım. Çok yaşlanınca yani, hiç acelem kalmayacak, yaşam tatlı ama mesafeli olacak, tadını çıkaracağım. Tıpkı çaya batırılmış Madeleine kurabiyeleri gibi dağılacak ağzımda."
Gönderen Sibel zaman: Cumartesi, Ocak 16, 2010 12 yorum
10 Ocak 2010 Pazar
Ispanaklı Poğaça

Dopdolu bir Cumartesi günüydü.
Siz bu yazıyı okurken Pazar günü olacak, ancak benim için halen Cumartesi. Bir an yazıya nasıl başlayacağıma -yorgunluktan mı bilmem- karar veremedim. "Hadi yarın yaz" dedi sevgilim, kapanan gözlerimi görünce. "Olmaz" dedim, bu yazıyı en geç bugün yazma sözü vermiştim kendime.. Ayrıca yarın Pazar.. Yani? Bazı evlerde poğaça günü.. Kahvaltıya ya da öğleden sonraya.. Bir yandan sütümü içerken, bir yandan yazmaya karar verdim.
Dedim ya, dopdolu bir gündü. Gün erkenden başladı, hava henüz yeni aydınlanırken soluğu ekolojik pazarda aldım. Hava ılıktı, en çok pazarcılar için sevindim. Ben de parmak uçlarım donmadan yapabildim alışverişimi böylece. Bol bol meyve girdi torbalarıma, bol yeşillik, körpecik brokoliler, ıspanaklar, yumurtalar.. Sevinçle eve döndükten sonra dün gece yaptığım mis gibi kekimden bir dilim kesip güzel bir sütlü kahve yaptım kendime, acele bir kahvaltı olarak. Biraz sonra işe gitmem gerekiyordu. O arada oturup şöyle bir hesap yaptım da, pazarın fiyatları neredeyse manav fiyatlarına kadar düşmüş. Hatta ve hatta, meşhur bir büyük marketin manav reyonundan (organik değil, normal reyon) daha ucuz olan yiyecekler dahi vardı. Gitgide yaygınlaşıyor pazarlarımız. Ne olur mahrum etmeyin kendinizi, hele yakınlarınızdaysa.. Şimdi Anadolu yakası da pazara kavuştu malum. Pahalı olması kesinlikle bir bahane değil artık.
İş dönüşü ıspanaklarımı ve diğer yeşillikleri temizleyip kurutarak poşetlere / saklama kaplarına koyup, haftaiçi yemeye hazır halde buzdolabına kaldırdım. Leziz brüksel lahanalarını soteledim akşam yemeği olarak. Hep derim ya, ne mutlu bana ki bu leziz şeyleri aynı keyifle yiyen bir eşim var, sebzeye burun kıvıran adamlardan değil o. Ama yanına tereyağlı pilav ister, o ayrı:) bana bir dilim tam tahıllı ekmek ve yoğurt yeter de artar bile...
Bütün bunların ıspanaklı poğaçalarla ne ilgisi var? Yok elbette. Kahve bahane burda, maksat muhabbet ne de olsa. Size günümü anlatıverdim. Poğaçalar üzerine ne söyleyebilirim; eğer ıspanaklı iç malzemeyi önceden hazır ederseniz yapmanın hiç vakit almayacağı, yerken (mutlaka sıcak olsun ama) kendinizi ikinciye uzanmamak için zor zaptedeceğiniz poğaçalar. Aman dikkat:)
Tarif Lezzet dergisinin eski sayılarından birinden.. Epeydir de bekliyordu, nihayet denendikten sonra sizlerle paylaşılmak için biraz daha bekledi. Yılın son Pazar kahvaltısı içindi..
Malzemeler:
- 125 gr tereyağı (eritilmiş)
- 1 çay bardağı sıvıyağ (zeytinyağı tavsiye ederim)
- 1 yumurta + 1 yumurtanın sarısı
- 1 su bardağı yoğurt
- 1 çay kaşığı tuz
- 1 paket kabartma tozu
- Aldığı kadar un (yaklaşık 4 bardak)
İç malzemeleri*:
- 250 gr ıspanak
- 125 gr taze lor peyniri
- 1 çorba kaşığı zeytinyağı
- 1 çay kaşığı tuz
*İç malzeme bunun 2 katı olarak veriliyordu tarifte. Ben öyle yaptım. Ama fazla geldiği için yarısını dondurucuya kaldırdım. Bir başka sefere kolaylık olacak, belki börekte ya da yine poğaçada kullanırım. Siz nasıl tercih ederseniz o miktarda yapın.
Yapılışı:
1. Öncelikle iç malzemeyi hazırlayın: Ispanakları temizleyin, kurutun. Doğrayıp zeytinyağıyla birlikte geniş bir tavaya alın, soteleyin. Piştikten sonra soğumaya bırakın. En son lor peyniri ve tuzu ekleyip karıştırın. Bu şekilde saklama kabına alıp ertesi güne kadar bekletebilirsiniz.
2. Unu kabartma tozu ve tuzla birlikte bir kabın içine eleyin (3 bardak unla başlamak doğru olur, sonra yavaş yavaş eklersiniz). Ortasına erimiş tereyağını, sıvıyağı, yoğurdu ve 1 yumurtayı ekleyin. Ortadan başlayarak, gerektikçe un ekleyerek yoğurun. Elinize yapışmayan bir hamur elde edin. Üzerini nemli bir bezle örtüp 15 dk kadar dinlendirin.
3. Hamurdan yumurta iriliğinde parçalar alıp ortasını açın, ıspanaklı içten 1 çorba kaşığı kadar koyup kapatın. Yağlı kağıt serili tepsiye koyun. Hepsi hazır olunca üstlerine fırçayla yumurta sarısı sürün.
4. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında, üstleri güzelce kızarıncaya kadar pişirin. Sıcak servis edin. Mutlaka çayla beraber, söylemeye gerek var mı:)
Başlarken bu kadar yazabileceğimi düşünmüyordum.
Garip bir enerji veriyor bana yazmak.
Dilerim sizlere de bulaşıyordur okurken..
Mesela birileri kalkar poğaça pişirir şimdi, birileri çay demler, güzel bir çay sofrası hazırlar, sürpriz yapar evdekilere. Yağmurlu bir Pazar gününde çok da güzel olmaz mı?
Gönderen Sibel zaman: Pazar, Ocak 10, 2010 23 yorum
03 Ocak 2010 Pazar
Fındıklı Çikolatalı Kurabiye

Geçen yılı tatlı bir tarifle uğurladıktan sonra, 2010'un ilk tarifinin de tatlı olmasını istedim. Yılın ilk kahvesinin yanına kurabiyeler ikram etmek geldi içimden.. Dün piştiler, taze taze fotoğraflandılar ve ardından tabağın içinden poşete, ordan da çantama aktarıldılar. Sinema keyfi öncesinde, Starbucks'ın şahane yılbaşı kahvesi toffee nut latte'lerimize eşlik ettiler. Böylece bu yıl yılbaşı kurabiyeleri yapamamış olmamın da telafisi oldular bir bakıma, söz vermiştim sevgilime, tuttum sözümü..
Yoksa pekçok kişi gibi siz de yılın ilk günlerinde diyete mi başladınız? Kimsenin diyetini sabote etmek istemem.. Ama bitmek tükenmek bilmeyen sonuçsuz diyetler yerine, sağlıklı bir beslenme ve yaşam planı seçip uygulamak çok daha doğru geliyor bana.. Benim 2010 kararlarımdan biri de bu. Sağlıklı beslenme deyince herkesin hemen aklına gelen "yasak"lar yok ama benim planımda.. Azaltılacak ve artırılacak olanlar var. Kısacası, "denge"nin peşine düşmeye kararlıyım bundan böyle.. Tam bir Terazi'ye yakışacak şekilde:) Yani kahvemin yanına arada sırada 1-2 kurabiye almama engel değil benim beslenme planım. Hala üniversite yıllarımdaki kilomda olmamı sağlayan harika metabolizmamı küstürmeden, güzel alışkanlıklarıma yenilerini ekleyerek ve en önemlisi hayatıma artık düzenli sporu da dahil ederek devam etmek istiyorum yoluma..
Kurabiyelerin tarifi Dr.Oetker'den. Ben sadece söz verdiğim için yaptığımdan, evde çok fazla kurabiye olsun istemedim ve yarım ölçü yaptım. Sadece ufak bir teneke kutuyu dolduracak sayıda, 13 adet kurabiye oldu. Dilerseniz ölçüleri 2 katına çıkartabilirsiniz. Bu ölçülerle 1 fırın tepsisi kullanmanız yeterli.
Malzemeler:
-100 gr tereyağı (oda ısısında, yumuşak)
-1/2 su bardağı toz şeker
-1/2 paket vanilya
- 1 adet yumurta
- 1,5 su bardağı un
- 1/2 su bardağı fındık (dövülmüş)
- 25 gr sütlü çikolata (ufak parçalar halinde kırılmış)
Yapılışı:
1. Mikserle tereyağını 2 dk. kadar çırpın. Şekeri, vanilyayı ve yumurtayı ekleyerek birkaç dakika daha çırpın.
2. Unu azar azar ekleyerek bir yandan çırpmaya devam edin. Yoğrulacak kıvamda değil, ele yapışan kıvamda bir hamur olacak. Yani un fazla gibi gelirse hepsini koymayabilirsiniz.
3. Mikseri çıkartın, fındıkları ve çikolataları hamura ekleyip kaşıkla karıştırın.
4. Fırın tepsinize yağlı kağıt serin. Hamurdan 1 yemek kaşığı dolusu alın, başka bir kaşık yardımıyla tepsiye aktarın. Şekillerini fazla düzeltmeyin.
5. Önceden 160 derece ısıtılmış fırında 15-20 dk kadar pişirin. Pişerken hafifçe yayılıyorlar ve hamurda kabartma tozu olmamasına rağmen hafifçe de kabarıyorlar. 
Pasta tabağımı sevdiniz mi? Ben bayıldım ona!
Sevgilimin yılbaşı hediyesi olan kedili mutfak şeylerinden biri:))
2010 hepimiz için daha güzel bir yıl olsun...
Gönderen Sibel zaman: Pazar, Ocak 03, 2010 18 yorum
