21 Kasım 2009 Cumartesi

"Komadaki Sevgilim"

Douglas Coupland’ın "Komadaki Sevgilim"i, ona dair bir şeyler okuduğumdan beri okuma listemdeydi, sanırım yıllardır.. Genelde indirimleri takip ederek daha fazla sayıda kitap almak istediğim için, okuma listemdeki kitaplara kolaylıkla öncelik vermem. Hem; çok konuşulan ve benim de merak ettiğim, üstelik sevdiğim bir yazarın yeni kitabı bazen bana pek bir şey veremezken, listemde uzun zamandır duran –hatta onu neden listeme aldığımı bile unuttuğum- bir kitap, tam da o anki ruh halime denk düşebilir.

İşte "Komadaki Sevgilim", tam da böyle bir kitaptı. Neden okumak istediğimi artık unuttuğum, İdefix’te özel fiyatlı Punto kitapları arasında gördüğüm anda sepetime ekleyerek listemden sildiğim.. Elime ulaştıktan sonra da bir süre şifonyerin üstündeki kitap yığını arasında bekledi elbette.. Nihayet çantama attığımda, soluk bile almadan, ofiste işlerimin arasında bile gizli gizli okuyacağımı, bir noktadan sonra bitmemesi için azar azar okumaya başlayacağımı hiç düşünmemiştim.

17 yaşındayken dünyanın geleceğine dair birtakım vizyonlar gören ve gördüklerinin ağırlığına dayanamayıp uzun bir uykuya dalan -bitkisel hayata giren- Karen’in ve arkadaşlarının öyküsü bu. Kaybedenlerin aslında kazananlar olabileceğine dair bir ütopya. Sevgilisi onu sürekli ziyarete gelirken, bir yandan karnında bir bebek büyürken, uzun, çok uzun yıllar uyuyacağı yeni bir hayata başlıyor Karen. O uzun yıllar boyunca hem arkadaşlarının yaşadıklarını, büyüme sancılarını, hem de dünyanın dönüşümünü izliyoruz ve tam da bir dönüm noktasında, 35 yaşına varmalarından 1 sene önce, hayatları asla tahmin edemeyecekleri şekilde ve sonsuza dek değişiyor. Dünya ile birlikte…

Okurken her bir detay, bir film karesi gibi canlandığı için, okuyacak olanların alacağı keyfi engellememek adına detay vermek istemiyorum. Bu harika kitabı keşfedin diyorum sadece. Eminim benim gibi keşke filmi, hatta dizisi çekilmiş olsaydı diye düşüneceksiniz.

“Pek çok kişi ikinci bir hak verildiği takdirde bile her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor. Evrenin sarsılmaz kurallarından biri bu. Anlıyorum ki, insanlar ancak üçüncü haklarında –inanılmaz miktarda zaman, para, gençlik, enerji ve daha aklınıza ne gelirse kaybettikten veya ziyan ettikten sonra- öğrenebiliyorlar. Ama yine de öğreniyorlar ya, bu da bir şeydir.”

“…yaşadıklarından sonra yirmi yaşına geldiğinde bir rock yıldızı olmayacağını biliyorsun…. Yirmi beşine geldiğinde dişçi ya da bir profesyonel olmayacağını da anlıyorsun…. Otuzlarına varmadan da bir karanlık çökmeye başlıyor –zenginliği ve başarıyı bir kenara bırak, hayal ettiğin şeyi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini merak ediyorsun…. Otuz beşine vardığında o sırada yaptığın şey, temelde, hayatının geri kalanında da yapacağın şey oluyor; kaderine boyun eğmiş oluyorsun.”

“Çocukluğumda beni en çok ürküten şeylerden biri de esaret altında doğup büyüyen bir balinanın vahşi sulara –asıl ait olduğu ortama- bırakıldığında, sınırlı dünyasının paramparça olduğunu gördüğünde, hiç tanımadığı derin sularda daha derinlik kavramından habersiz bir halde yüzerken garip balıklarla karşılaştığında, yeni suları tattığında, dillerini bilmediği balina sürüleriyle karşılaştığında neler hissettiğiydi. Beni korkutan şey dünyanın birdenbire sert bir biçimde hiçbir kural ya da yasa olmaksızın genişleyivermesiydi; kabarcıklar ve yosunlar ve fırtınalar ve sonu gelmeyen koyu mavi derinlikler.”

26 Ekim 2009 Pazartesi

Frambuazlı Muffin


Bugünlerde kafamda sürekli bir yapılacak işler listesiyle geziyorum. Bu listenin en başında da evdeki düzenleme ve temizlik işleri geliyor, yapıldıkça üstü çizilip yenileri yazıldığından hiç bitmiyorlar. Bazıları da liste güncellendikçe türlü sebeplerden aynı yerde kalıyor, bir türlü listeyi de kafamın içini de terk edemiyorlar..

Mesela buzdolabımın -yapmaması gerektiği halde- buzlanma yapan dondurucusunu hala temizleyemedim, çünkü öncelikle içindekileri kullanmam gerekiyor. Bu nedenle son zamanlarda dondurucudakilere uygun tarifler arıyorum. Oldukça da azalttım, yazdan hiçbirşey stoklamadığım için sanırım uzun sürmeyecek. En son gözümü frambuazlara dikmiştim. Onlarla kek yapmayı düşünüyor, ama bir bahane arıyordum. Sonunda haftasonu yeni evlerine taşınan Özlemlere yardıma giderken, işlerin arasında birer kupa kahveyle muffin yiyerek mola vermenin herkese iyi geleceğine karar verdim ve frambuazlarımın bir kısmıyla muffin yaptım.

Bu muffinler her zaman yaptıklarıma göre çok daha yumuşak, çok daha puf puf oldular. Yiyen herkes o kadar beğendi ve son kalanlar için öyle tatlı çekişmeler oldu ki çift ölçü yapmadığıma gerçekten üzüldüm. Tarifi yemekbiz mail grubumuza sevgili Didem yazmıştı. Amerika Rhode Island’da bir süre kalan kardeşinin ev arkadaşının çalıştığı, muffinleriyle ünlü fırının tariflerinden biriymiş. Eğer hazır alınmış zannedilen şahane muffinler yapmak istiyorsanız bu temel tarif üzerine istediğiniz eklemeleri yapabilirsiniz. Ben ilk olarak frambuazlı denedim ama kesinlikle sık kullanacağım bir tarif olacak ve çikolatalı, havuçlu, elmalı versiyonlarını da ilk fırsatta deneyeceğim.

Malzemeler:
(14-15 adet muffin için)

- 4 Türk kahvesi* fincanı un
- 2 Türk kahvesi fincanı toz şeker
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 2 adet büyük boy yumurta
- 1 Türk kahvesi fincanı erimiş tereyağ+süt karışımı (1 tatlı kaşığı tereyağını eritip üstünü sütle tamamlıyorsunuz)
- 1 Türk kahvesi fincanı sıvıyağ (mısırözü kullandım)
- 150 gr frambuaz

*Türk kahvesi fincanı ölçüsünü çok düşündüm yaparken. Didem "kahve fincanı" yazmıştı ama Amerikalı bir tarif olduğu için kastedilen belki de cup'tu. Didem'e soracak zamanım da yoktu ve diğer malzemelerin ölçülerini göz önüne alarak tahminen Türk kahvesi fincanı olmalı diye düşündüm. Sonuç, kararım doğruymuş!


Yapılışı:

1. Un, kabartma tozu ve vanilyayı birlikte eleyin, toz şekerle karıştırın. Bir kenarda dursun.

2. Yumurtaları başka bir kaba kırın, sıvıyağ ve tereyağı+süt karışımını ekleyin. Çırpma teliyle (mikser kullanmayın) hepsi bütünleşene dek çırpın. Muffinler diğer keklerin aksine çok fazla çırpılmayı sevmezler.

3. Sıvı malzemeye diğerlerini ekleyin, fakat bu kez çırpma telini de bırakıp yalnızca tahta kaşık ya da spatula kullanın.

4. En son içine frambuazları ekleyin (ya da damla çikolata, limon kabuğu rendesi, elma+ tarçın, havuç+ceviz+tarçın, böğürtlen, çilek, muz...) Ben donuk frambuaz kullandığım için hamuru sulandırmasın diye meyvelerle beraber 1 fincan daha un ekledim.

5. Hamuru kağıt koyduğunuz muffin kalıplarınıza kaşıkla paylaştırın. Kağıtlarda 1-2 mm. kabarma payı bıraksanız yeterli, merak etmeyin taşmıyorlar. Önceden ısıttığınız 180 derece fırında pişirin. Benim muffinlerim 15 dk.da piştiler, fırınımı seviyorum:)

Özlem ve Ufuk'un yeni evleri kocaman, boool dolaplı:) tertemiz, şahane bir ev... Dilerim sağlıkla, mutlulukla otururlar ve -her ne kadar taşınma ve yerleşme aşamaları gözümü fena korkutmuş da olsa- dilerim bize de kısmet olur en yakın zamanda!

17 Ekim 2009 Cumartesi

Pide


Geçen haftasonu iki tam gün çalıştıktan ve tam anlamıyla helak olduktan sonra bugün kendime izin verdim. Sevgilimse kalkıp işe gitmişti ben uyurken. Uzun bir tembel uykusunun ardından uyanalı yarım saat olmamıştı ki aradı.
- ne yapıyorsun?
- pide..
- aaaaa!
- :)
- akşama da kalacak mı?
- merak etme hepsini yiyemem:))

Pidem mayalanıp pişti... O arada ben bir koşu gidip gazetemi aldım, akşam yemeği için manavdan alışverişimi yaptım, makineye çamaşır attım ve iyice demini almış çayımla güzel bir kahvaltı yaptım... Sonra kupamı tekrar çayla doldurup bilgisayarın başına geçtim. Hızlıca maillerime göz atıp yeni gelmiş bir yorumu yayınladım ve içim burkuldu. Artık eskisi gibi güncellemediğimden yakınıyordu sevgili Ceren. Haklıydı da.. Pekçoğu bahane olan, ama bir kısmı da gerçekten engelleyici mazeretlerim olsa da, bunlar her sabah bu sayfayı açıp yeni yazı arayan sizlere haksızlık ettiğim gerçeğini değiştirmiyor.. Affedin ne olur.

Hemen aklıma az önce pişirdiğim pamuk pideler geldi ve neden paylaşmayayım ki dedim. Tarifi kaydettiğim "ekmekler" arşivime göz attım ve sevgili Zeynep abla olduğunu gördüm tarif sahibinin. Blog arşivlerine göz atıp bu tarifi hiç yayınlamamış olduklarını görünce de, sadece yemekbiz mail grubumuzda konuşulmuş olan bu güzel pide tarifinin unutulup gitmesini istemedim. Zeynep ablamın tüm tarifleri gibi bu da şaşmadı ve daha önce yaptığım ve afedersiniz kazık gibi olan pidelerimden sonra yeni bir maceraya girişmekle hata etmediğimi kanıtladı. Sağolasın Zeynep ablacım!

Siz de hiç pide macerasına girmemiş ya da girip de benim gibi başarısız olmuşsanız hiç tereddüt etmeden deneyebilirsiniz. Tek kelimeyle pamuk gibi oluyor, yapımı da hiç uzun sürmüyor ve zahmetli değil. Kahvaltıya ya da akşam yemeğinizin yanına sıcacık, pamuk gibi pideler çıkartıyorsunuz. Daha ne olsun? Yalnız bir noktayı belirtmek gerek. Evlerimizdeki fırınlar ev yapımı hamur işlerine uygun, biliyorsunuz. Yani taş fırında pişmiş lokanta pidelerinden elde etmeyi beklememek gerek. O pidelerin nasıl bir tarif uyguladığınızla ilgisi yok, tamamen fırınla ilgili. Böyle büyük beklentilere girmiyor, sadece yumuşacık, leziz pideler istiyorsanız hemen sıvayın kolları...

Ben verilen tarifi yarım ölçü ile yaptım. Çok aç değillerse 3-4 kişiyi doyurabilecek pideler elde ettim. Daha fazlası için vereceğim ölçüleri artırabilirsiniz.

Malzemeler:

- 4 çay bardağı beyaz un
- 1,5 yemek kaşığı toz şeker
- 1/2 paket instant maya
- 1/2 çay kaşığı deniz tuzu
- 1 çay bardağı ılık su
- 1/2 çay bardağı erimiş tereyağı
- 1/4 çay bardağı zeytinyağı
- Üzeri için yumurta sarısı ve susam.


Yapılışı:

1. Unu eleyin, içine şekeri ve mayayı koyup harmanlayın. Tuzu ekleyin.

2. Unun ortasını açıp erimiş ılık tereyağını ve zeytinyağını dökün. Suyu azar azar ekleyerek yoğurmaya başlayın. Elinize hafif yapışan kıvamda, yumuşak bir hamur elde edin. Hamuru iyice güzel bir kıvam alana dek yoğurun. Üzerini örtüp ılık fırının içinde mayalanmaya bırakın.

3. Yaklaşık 30 dk sonra hamurunuzu 2 parçaya ayırın. Elinizle hafif açarak yağlı kağıt serili fırın tepsisine yanyana yerleştirin, oval şekil verin. Eğer yapışıyorsa hafifçe ellerinizi ıslatabilirsiniz. Üzerlerine elinizi yumruk yapıp hafif hafif bastırın, çukurlar oluşsun. Bu şekilde yarım saat daha mayalandırın.

4. Pideleriniz pişmeye hazırsa üstlerine yumurta sarısını fırçayla sürün, susam serpin. 180 derece ısıttığınız fırına verin. Üzerleri güzelce kızarana dek pişirin.

Sıcakken kesip de arasına Chokella sürünce nasıl oluyor biliyor musunuz? Of oof...
Ben ettim siz etmeyin:))

30 Eylül 2009 Çarşamba

Çavdarlı Tuzlu Kek ve armağanlar...


Kışın yaklaşmakta olduğu, geceleri ince pikeler yerine yorganlara sarılıp uyuduğumuz, ama henüz kocaman ağır palto ve botlarla gezmemizin gerekmediği, benim en sevdiğim günlerdeyiz.. Hırkamı ve en sevdiğim pantalonumu üniformam haline getirip, bir de boynuma yumuşacık fularlar sarmaya başlamışken, kapıyı çalan Ekim ayını da en az Eylül kadar sevdiğimi hatırlatıyorum kendime.. Eylül'ün kısacık ziyaretine, hemencecik gidişine üzülmüyorum bu yüzden. Ne de olsa artık her haftasonu bir kek pişecek evde, temizlik kokusuna karışan kek ve kurabiye kokusu, koltuklara yayılmış gazeteler, sehpalara üstüste dizilmiş kitaplar, tipik bir haftasonunun fotoğrafı olacak zihnimde..

Geçtiğimiz haftasonu yeni bir kitapçokseverle tanışıp bana cömertçe ödünç verdiği, hatta bazılarını hediye ettiği kitapları sehpaya yığdıktan sonra, mutfağa girip alışveriş torbalarımı boşaltmıştım. Sevgilim eve dönmek üzereydi ve o gelmeden evi kurabiye kokusuyla doldurmalıydım. Marketten aldığım çavdar ununu acıkmakta olduğum hissiyle hemen açtım, tezgaha diğer malzemelerimi de koydum ve çabucacık yaptığım bu kekin hemen ardından bir tepsi de sakızlı lorlu kurabiye yaptım. Hem de bu kez damla sakızı yerine sakız reçeli kullanarak... Bundan 3 yıl önce, Kahve'nin bu klasikleşen tarifine gelen bir yorum üzerine!

Tavşan adıyla yazan sevgili bir okurum, bu kurabiyede esmer şeker ve sakız reçeli kullandığını söylemişti yorumunda. Ben de muhallebilerime katmak, ama en çok da Türk kahvesi yanında, bir bardak suyun içinde sunarak keyiflerden keyif beğenmek üzere aldığım sakız reçelinden iki tatlı kaşığı ekleyiverdim, şeker oranını azaltarak. Sonuç şahane oldu, şahane.... Bazen yahu hiç başka kurabiye yapma işte, yap bundan her hafta bir tepsi diyorum. Acaba sıkılır mıyım ki? :)


Ama esas konumuz çavdarlı kek tabi..
Ben bol peynir ve otla yapılmış, tepside pişmiş tuzlu hamurları severim, börek niyetine sıcak sıcak çayın yanında hem pratik hem de doyurucu olurlar. Çoğunlukla da çok malzeme gerektirmezler, hani elinizin altında hazır yufka olmayan bir anda, ani misafir durumunda çabucak böyle bir kek yapabilir, doyurucu bir çeşit olarak ikram edebilirsiniz. Pazar kahvaltılarına da çok yakışır elbette...

Çavdar unu piyasada çok bulunan bir un değil. Daha önce denediğim bir çavdar ekmeğini Karahan Organik Un ile yapmıştım ama malesef ekolojik pazar dahil, piyasada daha sonra göremedim. Ancak büyük marketlerde Doygun'un tam çavdar unu bulunabiliyor. Katkısız olduğu için ömrü kısa olan bu un da oldukça doğal ve lezzetli. Kalanını yine bir çavdar ekmeği yapımında kullanacağım.

Gelelim bu un paketinin arkasında bulduğum tuzlu kekin tarifine... Tarife benim tek eklemem 1 çay kaşığı deniz tuzu oldu. Biraz daha fazla bile koyabilirmişim. Siz de peynirinizin tuzluluk oranına göre miktarı artırabilirsiniz. Hiç beyaz un içermediği için kabarık bir kek olmuyor, ama tek bir dilimi bile doyurucu ve leziz..

Malzemeler:

- 3 adet yumurta
- 2 su bardağı yoğurt
- 125 gr tereyağı (eritilmiş)
- 3 su bardağı çavdar unu
- 1 paket kabartma tozu
- 1 çay kaşığı deniz tuzu
- 2 çay bardağı beyaz peynir (çatalla ezilmiş)
- 1 su bardağı kıyılmış nane, dereotu ve maydanoz karışımı

Yapılışı:

1. Yumurtaları derin bir kaba kırın, erimiş tereyağı ve yoğurdu ekleyerek mikserle çırpın.

2. Unu ve kabartma tozunu ayrı bir kapta karıştırıp diğer karışıma azar azar ekleyin, düşük hızda karıştırmaya devam edin.

3. Hamurunuz oluşunca peynir ve otları ekleyip kaşıkla karıştırın.

4. Yağlı kağıt serili ufak bir fırın tepsisine hamuru dökün. Önceden ısıtılmış 180 derece fırında yaklaşık yarım saat pişirin.

5. Dilimleyerek sıcak servis yapın. Kalan dilimleri dondurucuya kaldırabilir, daha sonra ısıtarak yine taze taze servis yapabilirsiniz...


Dün yeni bir yaşa daha girdim...
Pastasız, işsiz ve buruk geçen önceki doğumgünümden sonra, herşeyin yolunda olduğu, olmayanların da yola girmekte olduğu bu doğumgünümde, geride tam 32 yıl bıraktım. Dönüp bakınca, 30 (hatta 29, 28!) yaşıma girdiğim gün kadar panik halinde hissetmiyorum kendimi. Rahatım, huzurluyum, mutluyum.. İçimde, kendimle alıp veremediklerimin sayısının azaldığını, korku ve huzursuzluklarımın yavaş yavaş uzaklaştığını hissediyorum.. Bu harika birşey!

Ve bu doğumgünümde, sevgili dostlarımın ve kardeşlerimin sürprizleriyle ağzım kulaklarımda bir akşam geçirdim. Hepsinin organizatörü sevgilimdi elbette... Önce dostlar çaldı kapıyı. Açtığımda karşılaştığım pastanın mumlarını dilek bile tutamadan üfleyişim, sonra bir müddet cümle kuramayışım... Sevgilimin yakında yenileneceğini hayal ettiğimiz mutfağımızın ilk hediyeleri olarak aldığı eskitilmiş ahşaptan baharatlık ve çok sevimli tuzluk-biberlik.. Özlemciğimin kendi elleriyle yaptığı kolye ve bilezik.. Fikir babasının Cem olduğuna emin olduğum Özsüt'ün frambuazlı pastası... Alim ve Seran'ın hediyesi kocaman bir salon bitkisi, onların evinde her köşede görüp çok özendiğim.. (ne bitkisi olduğu ve nasıl bakılacağına dair hiç fikrim yok ama araştırıp yaşatacağım ağacımı:) Ebru ve Fatih'in birlikte okuyup hepimizin okumasını istedikleri, benden sonra tüm gruba dağılacak olan Momo, Michael Ende'nin anladığım kadarıyla efsane haline gelmiş kitabı (ardından filmini de izleyeceğiz hep birlikte)...

Derken kapı tekrar çaldı, Yılmaz ve Gaye geldiler.. Kardeşciğimin elindeki kocaman Philips poşetini görünce tahmin etmem hiç zor olmadı bana ne getirdiğini.. Pazar günü alışveriş merkezinde kahve içerken boşboğazlık etmiş, mutfağımız yenilenince alacaklarımızın arasında bulunan katı meyve sıkacağından bahsetmiştim. Bir de saf saf vitrinde göstermiş, işte bu demiştim!! O an hiç düşünemedim ki... canım benim, ilk işi gidip onu almak olmuş.. Hiç durmayan çeşme burnum ve yemeyi hep unuttuğum meyveleri düşününce, yaklaşan soğuk mevsim öncesi bu müthiş bir armağan oldu. Canım, üstelik hemen denemek isteyeceğimizi ve evde meyve bulunmama ihtimalini bile düşünmüş ve kilolarca da meyve getirmiş! (bir kutu bahçe elması da Gaye'den (bahsi geçen kitapçoksever:) geldi ki hikayesi vardı elmaların, mor renkli bir mektup kağıdına özenle yazılmış.. hayatı ve insanları güzelleştiren detaylar, samimiyet ve doğallıktan başka nedir?)

Herkes gittikten sonra makinenin parçalarını çıkarıp yıkadım, kullanma kılavuzuna göz attım ve ortalığı toplamayı bile erteleyerek başına geçtik. İçine önce elmaları, sonra gaza gelip üzümleri sapıyla çöpüyle atmaya başladık:) Kaç bardak meyve suyu içtik gece gece bilmiyorum:))

Direkt bardağa da dolum yapılabilir ama özel tasarımlı sürahisi köpükleri separatörle ayırıyor ve geriye sadece taptaze meyve suyunu yudumlamak kalıyor. Sevgilimin yorumu ''mühendislik harikası'' oldu:) Paketten çıkan fırçası ile suyun altında çok da kolay temizlendi, ama tembellik edip bekletmemek gerekiyor bence. Velhasıl, tavsiye ederim:) Modeli HR 1861, merak edenler olursa.. En sevilen, en iyi modellerden biriymiş..

Eylül'ün son yazısı da böyle oldu işte..
Biraz da uzadı, yazmayı özlediğimden.

Hoşgelsin Ekim..

11 Eylül 2009 Cuma

Vişneli Muffin


Yaza veda etmek benim için asla hüzünlü olmadı..
Hayatın durgun sular gibi hafifçe süzülerek aktığı sıcak yaz günlerini (de) sevmeyi sonradan öğrendim zaten.. Benim için sonbaharın sarı-kahve, kışın siyah-beyaz tonları hep daha heyecan verici oldu. Beni yıllardır okuyanlar bilir, Eylül'ü bu içimi kıpır kıpır eden mevsimin başlangıcı olarak ne kadar sevdiğimi.

Ama hani yağmur yağsın derken bu kadarını da dilememiştim, sevgili sütçüm Aysun hanımın da dediği gibi... O da yağmur istemiş çok, ama bu kadar çok değil. Bu hafta sütümüzü de alamadık..

Bu vişneli muffinleri çok sevmiştim, nicedir de beklemekteydi arşivde. Araya tatil ve uzun tatil yazıları girmişti, yoksa hiç o kadar bekletilmeyi hakeden bir tarif değil... Bir sonraki yaza kadar tarifi ve fotoğrafları saklamak istemediğim için, yaza veda tarifi olarak yayınlamak istedim. Aslında tezgahlarda hala vişne bulunabilir mi emin değilim. Bundan iki gün önce manavda görmüştüm gerçi. Belki siz bulur, sonraki yaza ertelemeden hemen yaparsınız. Ya da zaten reçel yapmak için aldığınız son vişnelerden bir avuç artmıştır, ne yapacağınızı da bilemezsiniz ya, işte bu tarif tam bunun için...

Malzemeler:

- 1 su bardağı un
- 1 su bardağı kepekli un
- 3/4 su bardağı esmer şeker
- 1 çay bardağı sıvıyağ
- 1 çay bardağı süt
- 2 adet yumurta
- 1 paket kabartma tozu
- 1 paket vanilya
- 1 ufak kase vişne


Yapılışı:

1. Esmer şeker, vanilya ve yumurtaları krema kıvamına gelinceye kadar çırpın. Süt ve yağı ekleyip tekrar çırpın. Normal kek yaparken oluğu kadar uzun süre çırpmanız gerekmez, malzemelerin özleşmesi yeterli.

2. Unları kabartma tozuyla birlikte derin bir kapta harmanlayın, karıştırmaya devam ederek hamura ekleyin. Yapışmaz muffin kalıplarınız varsa hafifçe yağlayıp (ya da kağıt kaplarınızı muffin kalıbına yerleştirip) hamuru üstten çok az boşluk kalacak şekilde dökün.

3. Çekirdeği çıkartılmış vişneleri her muffinin üzerine 3'er adet koyarak parmağınızın ucuyla hafifçe gömün.

4. Muffinlerinizi 180 derece ısıtılmış fırında, kabarıp üstleri güzelce kızarana kadar pişirin.


Ben Filiz annemi ziyarete giderken ona götürmek için yapmıştım, kahve yanında pek severek yedik, hatta ayıptır yazması geriye sadece birkaç tane bıraktık! Puf puf, yumuşacık ve çok hafif olmuşlardı. Kısacası bu muffinleri deneyin, mutfak tezgahında uzun süre durmayacaklarına garanti verebilirim.


Yağmurun evlerimizde huzurla oturabileceğimiz güzellikte yağdığı bir haftasonu diliyorum, tüm kalbimle.. Dilerim şu sıralar duyduğumuz felaket senaryoları gerçeğe dönüşmez.. Kendinize çok dikkat edin...